Nerede O
Eskiden hayat daha yavaştı belki… Ama daha gerçekti. Daha samimiydi. Daha bereketliydi.
Bir düşünün; yaz güneşi altında serilen haşlanmış buğdayı… Yani “hedik” dediğimiz o nimeti. Günlerce güneşte kurur, ardından taş değirmenin yolunu tutardı. Sabırla öğütülür, bulgura dönüşürdü. O bulgurdan yapılan pilavın kokusu sadece mutfağı değil, gönülleri de doyururdu. Şimdi ise aynı bulguru, nereden geldiğini bilmediğimiz paketlerin içinden alıyoruz. İçinde ne var, nasıl yapıldı, kim bilir…
Bahçeler vardı bir zamanlar… Her evin arkasında küçük de olsa bir dünya saklıydı. Yeşil soğan, maydanoz, domates, marul, ıspanak… Dalından koparılır, sofraya gelirdi. Ne ilaç vardı ne katkı… Toprağın verdiği neyse o. Şimdi ise “organik” yazsın diye fazladan para verdiğimiz ürünlerin bile ne kadar doğal olduğu tartışılır hale geldi.
Doğa da cömertti o zamanlar… Evelik yaprağı sarma olurdu, kuzukulağı ekşiliğiyle damak çatlatırdı. Sirken otu, ebegümeci, ısırgan… Her biri ayrı bir şifa, ayrı bir lezzet. Ve elbette madımak… Anadolu’nun özü gibi, sade ama güçlü. Şimdi bu otları bilen kaç kişi kaldı? Topraktan toplayan mı var, yoksa adını bile unutan mı daha çok?
Her evin bahçesinde bir üzüm asması ve kayısı ağacı olurdu. Gölgesinde oturulurdu, Üzümün yaprağı sarma olurdu. Kalanı ya kurutulur ya da reçel yapılırdı. Kayısı ağaçları da öyleydi… Dalları dolup taşardı. Fazlası dağıtılır, kalanı “çir” olurdu. Şimdi ise meyve bol ama bereket yok. Her şey var gibi ama aslında hiçbir şey yok.
Evlerin içinde de ayrı bir hayat vardı. Kimi yerde peş, kimi yerde soba yanardı. Üstünde börekler, çörekler yapılırdı. Kadınlarımız kendi ekmeğini kendi yapardı. Dumanı tüten o ekmeğin kokusu hâlâ burnumuzda. Şimdi ise fırından alınan ekmek bile bayat gibi…
Bugün belki yüz evden sadece onunda kaldı o eski düzen… Onlarda da “eski toprak” dediğimiz insanlar yaşatmaya çalışıyor bu kültürü. Ama onlar da birer birer azalıyor.
Aslında kaybettiğimiz sadece bir yaşam tarzı değil… Bir kültür, bir gelenek, bir kimlik.
Toprak hâlâ orada… Güneş hâlâ doğuyor… Tohum hâlâ filizleniyor…
Ama biz, o eski biz miyiz?
İşte asıl soru bu…
Köşe Yazarı Mehmet Sığırcı